Ay’ın Dünya Üzerindeki Hayati Önemi / Die lebenswichtige Bedeutung des Mondes für die Erde

🆔 ID: 6 📅 06.01.2026 07:30 👤 Yazar: ayse 🏷️ Kategori: Dünya'dan
10 kere okundu
Türkçe --------- Ay, yani Dünya’yı ayakta tutan bu küçük gök cismi, çoğu insanın düşündüğü gibi yalnızca süs amacıyla gökyüzünde yer almamaktadır. Ay, Dünya’nın fiziksel ve iklimsel dengesi açısından son derece önemli bir role sahiptir. Ay’ın en temel görevlerinden biri, Dünya’nın eksensel eğikliğini sabit tutmasıdır. Dünya’nın eksen eğikliği yaklaşık 23,5 derecedir ve Ay’ın kütleçekim etkisi sayesinde bu değer uzun zaman dilimlerinde büyük değişiklikler göstermez. Ay olmasaydı, Dünya’nın ekseni düzensiz bir şekilde sallanır, bu da aşırı iklim değişikliklerine ve mevsimlerin yok olmasına yol açabilirdi. Ay, Dünya üzerindeki gelgit (med-cezir) olaylarının ana nedenidir. Ay’ın yerçekimi, okyanus sularını çekerek düzenli gelgit döngüleri oluşturur. Bu olaylar sadece deniz yaşamı için değil, aynı zamanda Dünya’nın dönüş hızının dengelenmesi açısından da önemlidir. Ay’ın etkisiyle Dünya’nın dönüşü her yüzyılda yaklaşık 1,7 milisaniye yavaşlamaktadır. Bu sayede günler yaklaşık 24 saat olarak sabit kalmaktadır. Ay ile Dünya arasındaki ortalama mesafe yaklaşık 384.400 kilometredir. Ay’ın kütlesi, Dünya’nın kütlesinin yaklaşık %1,2’si kadardır. Bu oran küçük gibi görünse de, Ay’ın Dünya üzerindeki kütleçekim etkisi gezegenimizin dengesini korumaya yeterlidir. Bilimsel ölçümlere göre Ay, her yıl yaklaşık 2–3 santimetre Dünya’dan uzaklaşmaktadır. Bu durum, Apollo görevleri sırasında yerleştirilen lazer yansıtıcılar sayesinde yüksek hassasiyetle ölçülmektedir. Ancak bu uzaklaşma çok yavaş gerçekleştiği için, günümüz ve yakın gelecek açısından ciddi bir tehdit oluşturmamaktadır. Sonuç olarak Ay; Dünya’nın iklimi, mevsimleri, gün uzunluğu ve okyanus sistemleri üzerinde belirleyici bir etkiye sahiptir. Ay olmadan Dünya’nın bugünkü yaşam koşullarını koruması son derece zor olurdu. Auf Deutsch ----------- Der Mond, also dieser kleine Himmelskörper, der die Erde im Gleichgewicht hält, wurde – entgegen der Meinung vieler Menschen – nicht einfach nur als Dekoration in den Himmel gesetzt. Der Mond spielt eine entscheidende Rolle für die physikalische und klimatische Stabilität der Erde. Eine seiner wichtigsten Aufgaben ist die Stabilisierung der Erdachsenneigung. Die Erdachse ist um etwa 23,5 Grad geneigt, und dank der Gravitationskraft des Mondes bleibt dieser Wert über sehr lange Zeiträume relativ konstant. Ohne den Mond würde die Erdachse stark schwanken, was extreme Klimaveränderungen und das Verschwinden stabiler Jahreszeiten zur Folge hätte. Der Mond ist außerdem die Hauptursache für die Gezeiten (Ebbe und Flut) auf der Erde. Durch seine Gravitationskraft zieht er die Wassermassen der Ozeane an und erzeugt regelmäßige Gezeitenzyklen. Diese sind nicht nur für das marine Ökosystem wichtig, sondern beeinflussen auch die Rotationsgeschwindigkeit der Erde. Wissenschaftliche Messungen zeigen, dass sich die Erdrotation durch den Einfluss des Mondes um etwa 1,7 Millisekunden pro Jahrhundert verlangsamt. Dadurch bleibt die Länge eines Tages bei ungefähr 24 Stunden. Die durchschnittliche Entfernung zwischen Erde und Mond beträgt etwa 384.400 Kilometer. Die Masse des Mondes entspricht ungefähr 1,2 % der Erdmasse. Trotz dieser vergleichsweise geringen Masse reicht seine Gravitationswirkung aus, um die Erde langfristig zu stabilisieren. Messungen haben außerdem ergeben, dass sich der Mond jährlich um etwa 2–3 Zentimeter von der Erde entfernt. Diese Veränderung wird mithilfe von Lasermessungen erfasst, die auf Reflektoren zurückgehen, welche während der Apollo-Missionen auf der Mondoberfläche installiert wurden. Da dieser Prozess extrem langsam verläuft, stellt er keine unmittelbare Gefahr für die Erde dar. Zusammenfassend lässt sich sagen, dass der Mond einen entscheidenden Einfluss auf das Klima, die Jahreszeiten, die Tageslänge und die Ozeansysteme der Erde hat. Ohne den Mond wäre die Erde in ihrer heutigen, lebensfreundlichen Form kaum vorstellbar.
...devamı...

HAYVANLAR DİLSİZDİR AMA ALLAH’IN KULLARIDIR

🆔 ID: 5 📅 03.01.2026 18:28 👤 Yazar: enes 🏷️ Kategori: Türkiye'den
22 kere okundu
Merhametini Kaybeden İnsan, İnsanlığını da Kaybeder Hayvanlar dilsizdir. Ama sahipsiz değildir. Onlar Allah’ın kullarıdır ve insana emanet edilmiştir. Ne yazık ki bugün hayvanlara zarar vermek, birçok insan için bir vicdan kaybı değil, adeta bir zevk hâline gelmiştir. Avcılık adı altında, sırf eğlence için öldürmeyi marifet sayanlar vardır. Aç olmadığı hâlde, tehdit altında olmadığı hâlde can alan tek varlık insanoğludur. İlçemizdeki bir veterinerden bizzat aldığım bilgiye göre; bazı kişiler yabani domuzları vurduktan sonra yavrularını yakalayıp, köpeklerin önüne canlı canlı atmakta, ardından o yavruların parçalanışını seyretmektedir. Burada sadece bir hayvana değil, insan aklına ve vicdanına da zulüm vardır. Bu davranışın ne dinle, ne ahlakla, ne de sağlıklı bir zihinle açıklanması mümkündür. Kurban Bayramı’nda yaşananlar da bu tablonun başka bir yüzüdür. İlçe meydanına satış için getirilen koyunlar, küçük araç kasalarında bütün gün güneşin altında bekletilmekte; ne su verilmektedir ne yem. “Su verin” dendiğinde verilen cevap ibretliktir: “Kasayı kirletirler.” Oysa o hayvanlar da can taşır. Susar, acıkır, korkar. İslam’da kurban, zulmün değil merhametin ibadetidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurur: “Bir hayvana eziyet eden, kıyamet günü ondan dolayı hesaba çekilir.” Başka bir hadis-i şerifte ise susuz bir köpeğe su veren kişinin affedildiği bildirilir. Bu, hayvana yapılan iyiliğin Allah katındaki değerini açıkça gösterir. Bazı cahiller, yolda yolunu şaşırmış bir yılanı öldürüp ardından “Yılan öldürmek sevaptır” diye fetva kesmektedir. Bu, İslam’ı bilmemektir. Tehlike yokken, zarar vermiyorken bir hayvanı öldürmek ne sevaptır ne de caizdir. İslam, keyfi öldürmeyi değil, rahmeti emreder. Hz. Ömer (r.a.)’ın şu emri tarih kitaplarında yer alır: “Dağlara yem atın ki, Ömer’in ülkesinde hayvanlar aç kalmasın.” Bu, sadece bir söz değil; bir medeniyet anlayışıdır. Bugün övünerek bahsettiğimiz hayvan haklarının temeli, dünyada ilk kez Osmanlı’da atılmıştır. Modern anlamda bir “hayvan koruma kanunu” olmasa da, merhameti esas alan kurumsal bir sistem kurulmuştur: Fatih Sultan Mehmet ve II. Selim döneminde çıkarılan fermanlarla, imar planlarına kuş yuvaları (aşıyan) eklenmesi zorunlu tutulmuştur. Avcılığı düzenleyen Zabıta-i Saydiyye Nizamnamesi ile kuş yuvalarına ve yumurtalara zarar verenlere cezalar verilmiştir. At ve eşek gibi yük hayvanlarının çalışma süreleri sınırlandırılmış, beslenme ve dinlenme hakları güvence altına alınmıştır. Abdülmecid döneminde bu hayvanlar Cuma günleri çalıştırılmamıştır. Sokak hayvanlarına zarar verenlere cezalar uygulandığına dair arşiv belgeleri mevcuttur. Bununla da yetinilmemiş; Vakıflar kurulmuş, sokak kedileri ve köpekleri için düzenli yiyecek ve su dağıtan görevliler (mancacılar) istihdam edilmiştir. Camilerde kediler için özel alanlar ayrılmış, konaklara kuş sarayları yapılmıştır. Osmanlı’da kasaplara bile yılda sadece 6 ay kesim izni verilirdi. Sebebi açıktı: Kasabın nefsi ve vicdanı körelmesin. Bugün ise her şey geliştiği hâlde, insanın merhameti gerilemiştir. Belgesellerde görüyoruz: Bir aslan, ceylan yavrusunu evlatlık edinebiliyor. Ama insanoğlu, zevk için öldürebiliyor. İnsan, kendisine zarar verilmedikçe öldürmeyen tek canlılardan bile daha acımasız hâle gelmiştir. Unutmayalım: Merhametini kaybeden insan, sadece hayvanlara değil; insanlığa da yabancılaşır. Hayvana yapılan zulüm, aslında insanın kendi ruhuna attığı bir darbedir.
...devamı...

HELAL–HARAM HASSASİYETİ: VİCDAN, İMAN VE SORUMLULUK

🆔 ID: 4 📅 03.01.2026 13:52 👤 Yazar: enes 🏷️ Kategori: Özvatan'dan
12 kere okundu
Bir süre önce McDonald’s ve Burger King’e e-posta göndererek çok net ve basit bir soru sordum: “Ürünleriniz helal mi?” Gelen cevap düşündürücüydü. Mutfak şartlarının yetersizliği nedeniyle helal ürün satamadıklarını açıkça ifade ettiler. Yani domuz ürünlerinin kızartıldığı yağda patatesler kızartılıyor, helal olmayan ürünlerle aynı alanlar ve ekipmanlar kullanılıyor. Bu, şüpheli değil; bizzat kendi beyanlarıyla helal olmadığını kabul etmeleridir. Aradan zaman geçtikten sonra ikinci bir soru sordum: İsrail’e herhangi bir maddi ya da dolaylı destek sağlanıyor mu? Satılan ürünler dinen helal mi, haram mı? Burger King bu konuda cevap veremeyeceklerini, konuyu “ilgili birimlere” ilettiklerini yazdı. McDonald’s ise hiç cevap vermedi. Sessizlik de bazen cevaptır. Şimdi sormak istiyorum: Kendini Müslüman olarak tanımlayan bir toplum, helal olmadığı açıkça söylenen, helal mi haram mı olduğu belirsiz olan yerlerden nasıl gönül rahatlığıyla yiyebiliyor? Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ açıkça buyuruyor: “Ey insanlar! Yeryüzündeki helal ve temiz olanlardan yiyin.” (Bakara, 168) Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ise şöyle buyurur: “Helal bellidir, haram bellidir. İkisi arasında şüpheli şeyler vardır. Kim şüphelilerden sakınırsa dinini ve ırzını korumuş olur.” (Buhârî, Müslim) Peki bugün biz ne yapıyoruz? Helal olmadığı söylenen yerlerden yemeye devam ediyor, sonra da çocuklarımızın ahlakından, imanından, geleceğinden şikâyet ediyoruz. Oysa çocuk sözle değil, örnekle eğitilir. Cola, Fanta ve benzeri ürünler de aynı hassasiyetin içindedir. Ne yazık ki kendi gözlerimle Türk askerlerinin kola aldığını gördüm. Birbirlerine bakarak, “alalım mı, almayalım mı” diye tereddüt ettikten sonra şişe şişe kola alıp koğuşlarına gittiler. Bu tereddüt bile vicdanın henüz tamamen ölmediğini gösteriyor; ama ardından gelen tercih, vicdanın bastırıldığını da ortaya koyuyor. Dinimizde düşmana yardım meselesi son derece ciddidir. Kur’an’da şöyle buyrulur: “Günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın.” (Maide, 2) Bir topluma, bir zulme, bir katliama doğrudan ya da dolaylı destek; para, ticaret, tüketim yoluyla da olsa, bu ayetin kapsamı dışına çıkmaz. Bu noktada şu soru da kaçınılmazdır: Böyle bir destek söz konusuyken, başımıza bir şey gelse bunun dini hükmü nasıl değerlendirilir? Bu mesele hafife alınacak bir mesele değildir. Ben birkaç senedir Coca-Cola da, Pepsi de içmiyorum. Eve de almıyorum. Ama hayat devam ediyor. Demek ki onlar olmadan da yaşayabiliyoruz. Asıl mesele alışkanlık, bağımlılık ve konfor. Gazze’de açlıktan ölen çocukları, bombalar altında kalan insanları düşündüğümüzde; biz bu ürünleri rahatça içiyorsak, çocuklarımıza içiriyorsak, vicdanımızı değil, imanımızı sorgulamamız gerekir. Yazık bize. Düşman, sadece silahla değil; ürünle, markayla, tüketimle bizi kuşatmış durumda. Sanki vücudumuza girmiş bir tümör, bir kanser gibi… Zararlı olduğunu bildiğimiz hâlde, “alıştık” diyerek söküp atamıyoruz. Oysa Müslüman, zor olanı seçen insandır. Rahatını değil, hakkı tercih edendir. Bugün mesele sadece kola, hamburger ya da patates değildir. Mesele kim olduğumuz, neyi savunduğumuz ve hesap günü neyin arkasında duracağımızdır.
...devamı...

Almanya’da yılın ikinci gününde etkili olan kar tipi­si hayatı olumsuz etkiliyor

🆔 ID: 3 📅 02.01.2026 16:01 👤 Yazar: enes 🏷️ Kategori: Dünya'dan
19 kere okundu
Almanya’da yılın ikinci gününde başlayan yoğun kar yağışı ve tipi, günlük yaşamı zorlaştırdı. Gece saatlerinde etkisini artıran kar yağışı, birçok bölgede yolların kapanmasına ve ulaşımda aksamalara neden oldu. Karayolları ekipleri aralıksız temizlik ve tuzlama çalışmaları yapsa da, doğa koşullarıyla baş etmek kolay olmadı. Özellikle hava sıcaklıklarının sıfırın üzerinde seyretmesi nedeniyle yollardaki kar kısa sürede eriyerek suya dönüştü. Gece saatlerinde sıcaklığın yeniden düşmesiyle birlikte bu sular donarak buzlanmaya yol açtı. Buz tutan yollar, sürücüler için büyük tehlike oluştururken, birçok trafik kazası da bu nedenle meydana geldi. Yetkililer, sürücüleri dikkatli olmaları, hızlarını düşürmeleri ve mümkünse kış lastiği olmayan araçlarla trafiğe çıkmamaları konusunda uyardı. Zorlu hava koşullarından en çok etkilenenler yetişkinler olsa da, bu durumdan en çok sevinenler yine çocuklar oldu. Sabahın erken saatlerinde uyanan çocuklar, beyaza bürünen sokaklarda kardan adam yapıp kızakla kaymanın keyfini çıkardı. Ancak bu sevinç uzun sürmedi; öğle saatlerine doğru hava sıcaklığının artmasıyla kar hızla eridi, sokaklar yeniden ıslak ve çamurlu bir hale geldi. Uzmanlar, önümüzdeki günlerde de benzer hava koşullarının görülebileceğini belirterek hem sürücüleri hem de yayaları dikkatli olmaya çağırıyor. Kar ve buzun oluşturduğu risklere karşı tedbirli olunması gerektiği vurgulanıyor.
...devamı...

Yılbaşı mı, Çevre Felaketi mi?

🆔 ID: 1 📅 01.01.2026 01:54 👤 Yazar: enes 🏷️ Kategori: Dünya'dan
21 kere okundu
Yeni yıl kutlamaları sırasında toplamda 11 kişi hayatını kaybetmiş, bazıları araba kazaları ve alkol etkisiyle, ancak ikisi 18 yaşındaki gençler kendi yaptıkları patlayıcılar yüzünden hayatlarını kaybetmiş. Bu gerçekten çok üzücü. Patlayıcılar ve havai fişeklerin güvenli bir şekilde kullanılmaması, her yıl birçok kazaya ve hatta ölümle sonuçlanan olaylara neden olabiliyor. Özellikle gençler, bazen eğlenceli ve heyecan verici görünen şeylere daha kolay yöneliyorlar, ancak bunun ne kadar tehlikeli olabileceği unutulmamalı. Bu tür kazaların önüne geçmek için daha fazla güvenlik önlemi ve bilinçlendirme gerekiyor. Umarım bu tür trajediler, insanların güvenli bir şekilde kutlama yapmaları gerektiği konusunda daha fazla farkındalık yaratır. Almanya’da yılbaşı denildiğinde akla eğlence değil, her geçen yıl biraz daha büyüyen bir çevre felaketi geliyor. Günler öncesinden başlayan havai fişek patlamaları, gecenin sessizliğini değil; hayvanların korku dolu çığlıklarını bastırıyor. Sokaklar dumanla kaplanıyor, gökyüzü savaş alanına dönüyor. Haftalarca kuş sesi duyulmuyor. Kedi ve köpekler korkudan saklanacak yer arıyor, kendilerine gelmeleri uzun zaman alıyor. Ama bu tabloya rağmen her yıl aynı tartışma tekrar ediliyor: Havai fişekler yasaklansın mı, yasaklanmasın mı? Berlin Meclisi aylarca bu konuyla meşgul ediliyor. Oysa ortada tartışılacak bir şey yok: Ortada açık bir çevre ve vicdan sorunu var. Yılbaşı öncesinde bir başka sessiz katliam daha yaşanıyor. On milyonlarca çam ağacı Noel bahanesiyle kesiliyor. Evler için kullanılan ağaçların boyu 1–2 metre. Belediyelerin önlerine dikilen gösterişli ağaçlar ise 5–6 metreyi buluyor. Işıklandırılıyor, süsleniyor, birkaç günlüğüne “mutluluk” dekoruna dönüştürülüyor. Ardından? Sokaklara atılıyor. Yollarda üst üste yığılmış çam ağaçları, bu tüketim çılgınlığının en net fotoğrafı oluyor. Bu ağaçların toplanması için harcanan para da kimin cebinden çıkıyor? Elbette halkın vergilerinden. Yani önce doğa katlediliyor, sonra bu katliamın temizliği için yine toplumdan bedel alınıyor. Yılbaşı gecesinin sabahında Almanya’nın birçok şehri çöplüğü andırıyor. Yerler patlamış havai fişek kalıntılarıyla dolu. “Hayvansever” olduğunu sıkça dile getiren bir toplum, yılda bir gece eğlenmek uğruna doğayı ve canlıları gözden çıkarabiliyor. Dünyanın birçok yerinde insanlar açlıkla mücadele ederken, burada milyonlarca ağaç kesiliyor, tonlarca havai fişek patlatılıyor, ardından birkaç saatlik eğlencenin enkazı bırakılıyor. Birkaç ay sonra ise Paskalya geliyor: Bahçelere yumurtalar asılıyor, sofralar kuruluyor, içkiler içiliyor. Zaten kilo sorunuyla mücadele eden toplum daha da ağırlaşıyor — bedenen olduğu kadar zihnen de. Bazen bazı Almanlar Ramazan ayında oruç tutmaya hevesleniyor. Ancak Ramazan’ın anlamını, disiplinini ve ruhunu bilmeden yapılan bu denemeler sağlık sorunlarıyla sonuçlanabiliyor. Yine de teslim etmek gerekir ki, tüm bu çelişkilere rağmen toplumda karşılıklı saygı hâlâ ayakta duruyor. Asıl soru şu: Bu kadar yıkım gerçekten “kutlama” mı? Yoksa modern dünyanın, vicdanını eğlenceyle susturma çabası mı?
...devamı...

Almanya ve Fransa’da Rakamlarla Gizlenen Çöküş (Der verdeckte Zusammenbruch in Deutschland und Frankreich)

🆔 ID: 2 📅 25.12.2025 22:53 👤 Yazar: enes 🏷️ Kategori: Dünya'dan
22 kere okundu
Almanya ve Fransa, uzun yıllar boyunca Avrupa’nın ekonomik motoru olarak gösterildi. Ancak bugün gelinen noktada, her iki ülkede de ekonomi ciddi biçimde çökmüş durumdadır. Bu çöküş, istatistik oyunları ve yapay verilerle gizlenmeye çalışılmaktadır. İstatistik üreten kurumlar, halkın yaşadığı gerçekleri değil, devletin görmek istediği tabloyu sunmaktadır. Resmî açıklamalara göre Almanya ve Fransa’da enflasyon düşük seyretmektedir. Oysa halkın günlük hayatında yaşadığı fiyat artışları bunun tam tersini göstermektedir. Marketlerde, kiralarda ve enerji faturalarında gerçek enflasyon %100’ün üzerine çıkmıştır. Çikolata, kahve, ekmek gibi temel ürünler birkaç yıl içinde iki katından fazla zamlanmıştır. Bu durum sadece Almanya’ya özgü değildir; Fransa’da da tablo aynıdır. İşsizlik oranları her iki ülkede de sistematik biçimde düşük gösterilmektedir. İşini kaybeden insanlar çeşitli kurslara, seminerlere veya geçici programlara yönlendirilerek istatistiklerin dışına çıkarılmaktadır. Böylece kâğıt üzerinde “işsizlik azalıyor” görüntüsü yaratılmaktadır. Gerçekte ise hem Almanya’da hem Fransa’da milyonlarca insan güvencesiz ve yoksulluk sınırında yaşamaktadır. En ağır darbeyi emekliler almıştır. Almanya’da sabahın erken saatlerinde şişe toplayan emekliler artık olağan bir manzaradır. Fransa’da ise yaşlı insanlar pazarlarda artık ürün toplamaya çalışmaktadır. Sokakta yaşayanların sayısı her iki ülkede de artmaktadır, ancak bu insanlar resmî kayıtlarda neredeyse hiç yoktur. Bir kez evinizi kaybettiğinizde, sistem sizi tamamen silmektedir. Sanayi ve üretim gücü de her iki ülkede erimektedir. “Made in Germany” ve “Made in France” kavramları hızla yok olmaktadır. Büyük şirketler üretimi Asya’ya kaydırmıştır. Airbus örneğinde olduğu gibi, Avrupa’da tasarlanan ürünler artık Çin’de üretilmektedir. Bu, Avrupa sanayisinin sessiz iflasıdır. Silah ve savaş politikaları ise halkın sırtına yüklenmiştir. Almanya ve Fransa’da halktan toplanan vergiler, Ukrayna ve İsrail gibi ülkelere askerî destek için harcanmaktadır. Üretilen silahlar gönderilirken, halk daha da yoksullaşmaktadır. Bu süreçten kazançlı çıkanlar yalnızca silah şirketleridir. Rheinmetall gibi firmalar, birkaç yıl içinde borsada rekor kârlar elde etmiştir. Bu çöküş artık sadece sokaktaki insan tarafından değil, sistemin içindeki kişiler tarafından da açıkça dile getirilmektedir. Kendi ev doktorumla yaptığım kısa bir konuşmada, Almanya ekonomisinin çöktüğünü konuşmuştuk. Doktorun söylediği sözler durumu özetliyordu: “Her duvar, sizin ülkeniz hızla gelişiyor. Siz gidebilirsiniz. Ama biz burada ne yapacağız, bilinmiyor.” Sonuç olarak, “Türkiye Almanya’yı mı, Fransa’yı mı kıskanıyor?” sorusu anlamsızdır. Çünkü gerçek açıktır: Türkiye bizim ülkemizdir. Avrupa’da ise halkın ödediği vergiler, halkın refahı için değil; silah endüstrisi ve dış politik çıkarlar için harcanmaktadır. Ve Allah’a şükürler olsun ki, bu devletleri ben seçmedim. ........................ DEUTSCH ........................ Deutschland und Frankreich galten lange Zeit als wirtschaftliche Motoren Europas. Heute jedoch befinden sich beide Länder in einem tiefen wirtschaftlichen Niedergang. Dieser Zusammenbruch wird durch geschönte Statistiken und manipulierte Zahlen verschleiert. Statistikbehörden präsentieren nicht die Realität der Bevölkerung, sondern das Bild, das der Staat sehen möchte. Offiziellen Angaben zufolge ist die Inflation in Deutschland und Frankreich niedrig. Die Realität im Alltag der Menschen zeigt jedoch das Gegenteil. Preise für Lebensmittel, Mieten und Energie haben sich innerhalb weniger Jahre verdoppelt. Die reale Inflation liegt weit über 100 Prozent. Diese Entwicklung betrifft nicht nur Deutschland, sondern Frankreich in gleicher Weise. Auch die Arbeitslosigkeit wird systematisch klein gerechnet. Menschen, die ihre Arbeit verlieren, werden in Kurse, Seminare oder Übergangsprogramme gezwungen und damit aus der Arbeitslosenstatistik entfernt. Auf dem Papier sinkt die Arbeitslosigkeit – in der Realität wächst Armut und Unsicherheit in beiden Ländern rasant. Am stärksten betroffen sind die Rentner. In Deutschland sammeln ältere Menschen frühmorgens Pfandflaschen. In Frankreich durchsuchen Rentner Märkte nach weggeworfenen Lebensmitteln. Die Zahl der Obdachlosen steigt, doch diese Menschen tauchen in offiziellen Zahlen kaum noch auf. Wer seine Wohnung verliert, verliert im System auch seine Würde und Existenz. Industrie und Produktion sind ebenfalls auf dem Rückzug. „Made in Germany“ und „Made in France“ verschwinden zunehmend. Große Konzerne verlagern ihre Produktion nach Asien. Selbst bei Airbus werden Flugzeuge längst außerhalb Europas gefertigt – ein stiller Bankrott der europäischen Industrie. Gleichzeitig werden Milliarden an Steuergeldern für militärische Unterstützung der Ukraine und Israels ausgegeben. Waffen werden geliefert, während die Bevölkerung verarmt. Profiteure sind ausschließlich Rüstungskonzerne wie Rheinmetall, deren Börsenwert sich innerhalb weniger Jahre vervielfacht hat. Der wirtschaftliche Niedergang wird inzwischen selbst von Menschen innerhalb des Systems offen angesprochen. In einem kurzen Gespräch mit meinem Hausarzt sprachen wir über den Zusammenbruch der deutschen Wirtschaft. Seine Worte waren eindeutig: „Überall sieht man, dass sich Ihr Land schnell entwickelt. Sie können gehen. Aber was machen wir hier? Das weiß niemand.“ Die Frage, ob die Türkei Deutschland oder Frankreich beneidet, ist daher sinnlos. Die Realität ist klar: Die Türkei ist unsere Heimat. In Europa hingegen werden die Steuergelder der Bevölkerung nicht für Wohlstand, sondern für Rüstung und geopolitische Interessen verwendet. Und Gott sei Dank habe ich diese Staaten nicht gewählt.
...devamı...